Başlangıç Sağlıklı Yaşam Kadın Psikolojisi Erkekler Neden Kadına Şiddet Uygular

Erkekler Neden Kadına Şiddet Uygular

56 min read
0
1
1,687

Şiddet, otorite sağlamak amacıyla güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel ya da ruhsal açıdan zarar görmesine neden bir davranış türüdür. şiddet yalnızca kaba kuvvet içeren davranışlar değildir…

Şiddet, otorite sağlamak amacıyla güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel ya da ruhsal açıdan zarar görmesine neden bir davranış türüdür. Şiddet yalnızca kaba kuvvet içeren davranışlar değildir. Aşağılamak, tehdit etmek, ekonomik özgürlüğünü kısıtlamak, ihmal, tecavüz, zorla evlendirmek de cinsel ve psikolojik şiddettir.

Şiddeti, uygulanışı ve uygulandığı kişiler açısından üç ana başlık altında toplayabiliriz:

1-Fiziksel Şiddet

Aile içi şiddetin en çok uygulanan şeklidir. Sarsma, hırpalama, tokat atma, dayak atma, bireye cisimler atma, duvarlara vurma, saçından tutup yerlerde sürükleme, itme, sopa ve odun ile dövme, ellerini kollarını bağlama, zorla cinsel ilişkide ve tacizde bulunma, kesici ve delici aletlerle üzerine yürüme, bunları kullanarak kişiyi yaralama, ateşli silahlar kullanma, kişileri öldürme gibi durumlar fiziksel şiddet programlarıdır. Bunlara ek olarak görülen bir fiziksel şiddet türü olan ihmal daha fazla çocuklar ve yaşlıların maruz kaldığı istismar türüdür. İhmal, şiddet uygulayan kişinin şiddete maruz kalan kişinin sosyal ve maddi ihtiyaçlarını gidermemesi, bunları sağlamada yetersiz davranması olarak kendisini gösterir.

Evlilik içi ırza geçme (kişinin rızası olmadan cinsel ilişkiye zorlama), diğer kişilerle cinsel ilişkiye zorlama, cinsel yönden aşağılama, cinsel organlara zarar verme olarak açıklayabileceğimiz cinsel şiddet de fiziksel şiddetin bir ögesidir.

2-Duygusal (Psikolojik) Şiddet

Kişiye bağırma, diğerları önünde ufak düşürme, gururunu incitme, hakaret etme, kişiyi fiziksel şiddet uygulamakla tehdit etme, kişinin duygu ve kanaatlerini açıkça ifade özgürlüğünü elinden alma, kendi gibi düşünüp davranmaya zorlama, kişinin hareket özgürlüğünü kısıtlama, kendi aile bireyleriyle ya da arkadaşlarıyla iletişimin yasaklama, kişinin istediği gibi giyinme özgürlüğünü kısıtlama gibi fiziksel bir baskı olmaksızın uygulanan ve ruh sağlığını bozucu eylemlerin bütünü duygusal şiddet kapsamındadır.

3-Ekonomik Şiddet

Kişilerin çalışma ve gelir sağlama özgürlüklerinin ellerinden alınması, mal alıp satmalarının engellenmesi, gelirlerine el konulması, gelir sağlamak üzere çalıştırılmaya zorlanması, zorla çalıştırma ve gelirine el koyma gibi eylemlerdir.

Şiddet türleri arasında psikolojik ve cinsel şiddet ekonomik şiddete göre daha travmatik sonuçlar doğurur. Psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalan kişiler özsaygısını yitirir, kendisine ve çevresine güvenini kaybeder ve sürekli korku duyarlar.

Şiddetin döngüsel bir yapısı vardır. Bu döngü birbirini takip eden üç aşamadan oluşur: gerginlik, patlama ve özür. Ve yeniden gerginlik, patlama ve özür. Bu döngüsellik kırılmadığı müddetçe artarak yaşanır. Zaman zaman sonuçları yaralanmalara hatta ölümlere yol açan bir kısırdöngüdür. Şiddet uygulayan kişi gerginliğin artması evresinde kızgınlığını kontrol edememe yönünde sinyaller vermeye başlar. Şiddete uğrayan kişi bu dönemde bir şeylerin yolunda gitmemeye başladığını hisseder. Patlama evresinde şiddet uygulayan kişi sözlü, fiziksel veya cinsel olarak karşısındakine saldırır. Bu saldırı süresi kısa ya da uzun olabilir, hatta günler sürebilir. Patlama evresini özür izler. Özür evresinde şiddet uygulayan kişi şiddete maruz kalandan özür diler, affedilmek ister, bir daha olmayacağına dair sözler verir.

Bazen özür evresi yaşanmayabilir ve gerginliğin artması-patlama ikilemi devam edip gider. Bazı kişilerin ise şiddeti ne zaman uygulayacakları belli olmaz, beklenmedik bir zamanda ön belirti vermeden patlayabilirler.

Gerginliğin artması döneminde her iki taraf da etkin çatışma çözme tekniklerine müracaatrsa bu kısırdöngü kırılabilir.

Şiddet modelleyerek öğrenilen bir davranış şeklidir. Şiddet kUşaktan kuşağa transfer edilir. Şiddet uygulayanların büyük bir bölümünde çocukluk çağında aile içi şiddete maruz kalma veya aile içi şiddete şahit olma gözlemlenmektedir. Şiddet uygulayanların büyük bölümünün, çocukluk zamanlarınde direkt olarak şiddet görmediği, büyürken anne babaları arasındaki şiddete tanık oldukları gözlemlenmektedir. Çocuk için özdeşim nesnesi olan biri (örnek olarak baba), aile içinden bir başka birina, yineleyici şekilde şiddet uyguluyorsa, çocuğun saldırganla özdeşimi, direkt olarak şiddete maruz kalan çocuğun özdeşiminden daha basit olabilmektedir. KUşaktan kuşağa aktarılan, her zaman kolayca şiddetin kendisi değil, bu durumu çevreleyen duygusal atmosferdir. İçselleştirilen öfke, korku ve çökkünlük duyguları, kişinin tutum ve davranışlarını yaşam boyu etkileyebilmektedir. Şiddet ve ihmal sonucu oluşan intrapsişik yapı, çoğu kez yine çeşitli şekilleriyle şiddeti doğuran bir saldırganlık kaynağı oluşturmaktadır.

Şiddetin nedenleri ise çok çeşitli ve kompliketır. Şiddetin nedenlerini biyolojik, psikolojik ve sosyal olmak suretiyle üç ana başlıkta inceleyebiliriz.

1-Kadına Yönelik Şiddetin Biyolojik Nedenleri:

Erkeklik hormonu testesteronun şiddet kullanma eğilimini arttırdığı yönünde tezler vardır. Erkeklerde saldırgan davranışların yaşla beraber düşüş göstermesi, testesteron hormonunun şiddet uygulamada etkili olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca şizofreni ve alt tipleri gibi psikotik durumlar ve kişilik sorunlulukları da –antisosyal, narsistik – şiddeti yükseltebilmektedir.

Madde kullanımı – uyuşturucu, uyarıcı, alkol – ise diğer bir biyolojik nedendir.

2-Kadına Yönelik Şiddetin Psikolojik Nedenleri:

Şiddete maruz kalan kadınlar, şiddet görerek yaşamayı seçmek istedikleri için seçmezler. Şiddet uygulayan erkeklerin büyük bir bölümü, aile birliğinin ilk zamanlarınde şiddete yönelmez. Evlilik ilişkisi derinleşmeye başlayıp, kuvvetli duygusal bağlar oluşmaya başladığında, şiddete yönelik eğilimleri kendini gösterir. İlk şiddet atağı, şiddete maruz kalan kadın için kötü bir sürpriz olur, ancak hiç bir biçimde şiddet eğilimi olarak yorumlanmaz. Ancak gerçek, şiddetin doğasının zamanla arttığıdır. İlk yaralanmalar hafif ve önemsiz olarak kabul edilir ve şiddete maruz kalan kadın, şiddet uygulayan kocasının aslında kendisine zarar verme kastı taşımadığına inanır. Eşine karşı duygularında önemli bir değişiklik olmaz. Ancak zaman geçtikçe, şiddet yaşamın döngüsel bir parçası olmaya başlar. Şiddetin boyutu yükseldiğinde, şiddete maruz kalan kadının duygusal bağları giderek zayıflamaya başlar. Ancak eşini terk etmesi halinde daha büyük bir şiddet atağı ile karşılaşma korkusu oluştuğu için ve buna aile, sosyal çevre ve sosyal kurumlardan destek alamama korkusu da eklenince, şiddete maruz kalan kadın, yıkıcı bir evliliğin içinde hapsolur. Şiddeti uygulayan kişiler, uyguladıkları bu şiddet karşısında elde edecekleri kazancın, şiddetin maliyetinden daha çok olduğunu düşünürlerse, şiddeti programa devam ederler. Erkekler neden kadınları döverler? Çünkü bunu yapabilirler…. Erkekler için eşlerini dövmenin kazançları; duygusal baskıları ortadan kaldırmak, hayal kırıklıkları için bir çıkış yolu bulmak ve kendi arzularınin gerçekleşmesini garanti altına almaktır. Buna karşılık maliyet son derece düşüktür. Çünkü: Kadınlar gerek fiziksel, gerek sosyal, gerekse ekonomik açıdan yetersiz olduklarından buna karşı koyamazlar. Toplum bu olguya aile içi özel mesele gözüyle bakar ve koruyucu toplumsal örgütlerin çabası da sınırlıdır. Şiddeti uygulayan kişinin karşılaşabileceği en ciddi maliyet, eşin boşanma yoluyla kaybedilmesidir ki, bu da çoğu kez şiddet uygulanmasının arttırılması yolu ile kontrol altına alınır.

Kişilerin şiddete başvurmalarının nedenlerini kısaca şu şekilde sıralayabiliriz:

Duygusal baskı ve sorumluluklardan kurtulma
H ayal kırıklıkları için çıkış yolu bulma
İsteklerini gerçekleştirme
Empati yeteneğinin olmaması
Aile içi şiddetin olduğu bir ailede büyüme

3-Kadına Yönelik Şiddetin Sosyal Nedenleri:

Şiddet uygulama ve şiddete maruz kalma öğrenilen bir davranıştır. En önemli öğrenme kaynağı ise, şiddeti uygulayan kişinin kendi ailesidir. Çocukluk ve gençlik zamanlarınde, aile içi şiddetin uygulandığı bir ortamda yetişenlerin, şiddet gösterme eğilimine sahip oldukları bulgulanmıştır. Ayrıca şiddetin, toplum tarafından paylaşılan bir dşayet yargısı (“kızını dövmeyen dizini döver”, “kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” anlayışları ve annesini, kız kardeşini döven erkek çocuğunun itibar görmesi gibi) olarak kabul edilmesi ve kUşaktan kuşağa aktarılması da sosyal bir neden olarak kabul edilmektedir. Toplumların sahip oldukları iletişim becerilerinin zayıflığı, duygu ve kanaatlerin kışkırtıcı şekillerde ifade edilmesi alışkanlığı, bilinçsizce yapılan suçlamalar, hatalı namus ve ahlak anlayışları da şiddetin sosyal nedenleri arasında sayılabilir. Yoksulluk, eğitimsizlik, hayat karşısında başarısız olmak, beklentilerin ve kazanılmış niteliklerin yoksunluğu, kadınların sosyo-ekonomik bağımlılığı, kadının mesleğinin ve gelirinin erkekten daha iyi olması gibi sosyo-ekonomik baskı öğeleri da şiddet uygulanmasına yol açabilir.

Şiddetin etki ve sonuçlarını da üç ana başlıkta toplamak mümkün olabilir:

1-Şiddetin fiziksel etkileri ve sonuçları bedenin çeşitli yerlerinde oluşan yara, bere, morluk, şişme, sıyrık, kesik, kanama, yanık, kırıklar, göz ve beyin hasarları, iç organ yaralanmaları, tüm bunların sonucunda gelişen çeşitli hastalıklar, kalıcı sakatlanmalar ve nihayet ölümdür. Şiddet cinsel alana yönelik fiziksel şiddetse, cinsel organlarla ve hastalıklar ile ilgili bedensel etkiler de ortaya çıkar.

2-Şiddetin psikolojik etkileri ve sonuçları, fiziksel etkilerinden çok daha önemlidir. Fiziksel etkilerin bir çoğu bir müddet sonra tedavi edilebilir ve ortadan tamamıyla kaldırılabilir, yalnız psikolojik etkiler hem zor tedavi edilir hem de tedavisi çok uzun sürer. Şiddete maruz kalan kişilerin bir kısmı hayat boyu psikolojik destek almak zorunda kalırlar. Şiddete maruz kalan kadınların psikolojik sorunluluk geliştirme açısından daha büyük tehlike altında oldukları bilinmektedir. Şiddete uğrayan kadınların ilk şok ve inkar dönemini atlattıktan sonra, şiddete şiddet ile karşılık verme ve daha sonra da depresyon ve kendini suçlama tutumu takındıkları gözlenmektedir. Dövülen kadınlar bu dönemde çaresizliği öğrenmektedirler. Bilişsel sorunluluklar, kendini ufak ve önemsiz görme, sosyal hayattan uzaklaşma, özgüven ve özsaygıyı kaybetme gibi etkiler görülmektedir. Cinsel bakımdan fiziksel şiddete uğrayanlarda oluşan etkiler ise daha ciddidir. Depresyon, korku, çeşitli kişilik sorunlulukları, bağımlılık yapan maddelere yönelme, kendini suçlu hissetme, utanma, cinsel fonksiyon sorunlulukları, uyku sorunlulukları kendine zarar verme girişimlerinde bulunma ve özkıyım eğilimi bu kişilerde görülen psikolojik etkilerin en önemlileridir.

3-Şiddetin sosyal etkileri ve sonuçlarına gelince, bir toplumda şiddet yaygınsa, bu toplumun bireylerinin büyük bölümünün beden ve ruh sağlıkları sorunlu demektir. Beden ve ruh sağlığı sorunlu toplumlarda cinayetler, cinnetler ve özkıyımlar artar. Özellikle toplumumuz için önem taşıyan ve kurbanlar açısından oluşan diğer birçok önemli sosyal etki de, namus uğruna şiddete maruz kalmış olan kadınların toplum tarafından dışlanması, istenmemesi, bu kişilere, kirletilmiş, işe yaramaz gözüyle bakılması, bu kişilerin toplum içine kabul edilmeyerek yalnızlığa itilmeleridir.
Şiddete eğilimi olan ve uygulayan kişilerin özelliklerine bakacak olursak, şiddet uygulayan kişiler:
Kendi ihtiyaç ve arzularınin daha önemli olduğuna inanır ve arzuları yerine gelmediğinde aşırı reaksiyon gösterirler
Gerçekçi olmayan beklentileri vardır
Sorunları için diğerlarını suçlama eğilimindedirler
Dürtüseldirler
Yanlış davranışlarını kabul etmezler
Sıklıkla terk edilme, kayıplar, yardımsızlık, bağımlılık, güvenlik duygusunda azalma, mahremiyet hakkında problemler yaşarlar
Kişilik sorunluluğu tanısı alanlarda şiddet uygulama davranışı yüksektir
Engellenmeye karşı düşük tolerans gösterirler (basitçe sükunetini kaybederler)
Şiddet uygulanan ailelerde büyümüşlerdir.
Kendi davranışları hakkında inkar, küçümseme, iddiacı ve yalana yönelme biçiminde bir tutum içindedirler
Şiddet konusu ile ilgiliki görüşlerine hernet katıldığını ve şiddetin günlük hayatla baş etme yollarından biri olduğu görüşündedirler
Empati yapma yetenekleri zayıftır
Sıklıkla kendilerini ‘özel’ olarak görmekte, koruyucu ve bakım verici olarak özel ilgiye hakkettiklerini düşünmektedirler
Kıskançlık ve yoğun kaybetme korkusu yaşarlar
Başkalarının davranışlarını kontrol etmek isterler
Aşırı alıngandırlar
Düşük benlik algısı ve saygısı (dışarıya karşı aşırı güvenilir bir görünüm verebilirler, hatta buna kendileri de inanabilirler, ancak gerçekte olumsuz benlik algısına) sahiptirler
Ani duygudurum dalgalanmaları vardır
Davranışlarının diğerları (bilhassa şiddet uyguladıkları kişiler) üzerindeki olumsuz etkilerini görmezden gelir ve kabul etmezler
Aile kurumu içindeki ya da toplumdaki cinsiyet ayırımcılığı kalıplarında faydalanırlar. Kadın ve erkek davranışları konusu ile ilgili katıdırlar (cinsiyet rolleri)
Alkol ya da madde bağımlılığı, ruhsal rahatsızlıklar gibi şiddeti arttırabilecek diğer faktörlerden birine de sahip olabilirler.

Şiddete maruz kalan kadınlar aşırı korku, korktuğu zaman başlayan titreme krizi, ani seslere karşı aşırı reaksiyon, çarpıntı, öfke patlamaları, içten içe aşırı kızgınlık ve intikam alma talebi, ürkeklik, sessizlik, çekingenlik, uyku problemleri ve korkulu rüyalar görme, halsizlik, bitkinlik, baş dönmesi ve ayakta duramama, unutkanlık, umutsuzluk, çaresizlik duygusu, geleceğe yönelik plan yapamama, karar verme güçlüğü, aşırı mutsuzluk, yaşamdan zevk alamama, perdeleri açma korkusu, sokağa yalnız çıkamama, güvensizlik, kendini sevmeme, kendinde bir problem olduğuna inanma ya da her şey için diğerlarını suçlama, düzgün cümleler kurmakta zorlanma, konuşurken göz iletişimi teoriama, donuk bakma, sık ağlama krizleri, suçluluk duyguları, şiddetle bağlantılı olarak kendini suçlama, duyguların ani değişimi, karışık duygular, uğradığı şiddeti gizleme veya daha önemsiz gösterme gibi özellikler gösterirler.
Şiddet gören kadın,
Korkar: Korku, şiddete maruz kalan kadının en baskın duygusudur. Korku uyku düzenini etkiler; uykusuzluk ve kabuslara yol açar. Bu safhada kadın yardım almayı ister ancak erkeğin müdahale eden kişilere de zarar vereceğinden korktuğu için şiddeti gizleme eğilimine girer.
Benlik saygısını yitirir: Sürekli şiddete maruz kalmanın en belirgin sonucu kadının özsaygısı düşer. Kadın kendisine takılan “çirkin, aptal, beceriksiz, kötü anne, pasaklı, geri zekalı …” gibi sıfatları benimsemeye başlar. Yaşamı üzerinde denetimi kaybetme duygusu yaşar ve karar vermekte zorlanır.
Baskıyı içselleştirir: Bir kişinin kendisinin daha önemsiz olduğuna ve kötü davranılmayı hak ettiğine inanması, karşısındaki kişinin şiddet programa devam etmesini basitlaştırır. Bu durumda kadın bütün hatanın kendisinde olduğunu kabullenir.
Kendini suçlar: Şiddete maruz kalan kadın sık sık kendini suçlar ve erkeği şiddet uygulaması için tahrik ettiğine inanır. Şiddet uygulayan erkeklerin neredeyse bütününün iddiası da budur. “Neden ille dayak aranıyorsun?” “Dediğimi yapsaydın dayağı da yemezdin?” Kadın elinden geldiğince erkeğin istediği gibi davranmaya gayret eder. Şiddeti hakkettiğine ikna olur. Oysa şiddetin kadının davranışları veya kişiliği ile bir ilgisi yoktur.
Karmaşık duygular hisseder: Saldırgan eş her zaman saldırmaz. Uzun Aralıklarla sevecen ve ilgili bir koca olabilir. Bu durum kadında komplike duygulara yol açar. Şiddet yüzünden evliliğini bitirmek istemez. Öte yanda gelecek kaygısı da duyar.
Yalnızlık çeker: Şiddete maruz kalan kadın, çocuklarının ve yakınlarının güvenilirği için sessiz kalmayı tercih edebilir. İçinde bulunduğu durumdan utanır ve diğerlarından yardım isteyemez. Ayrıca kocası; arkadaşları ve ailesi ile görüşmelerini de kontrol ettiği için toplumsal desteği azalır. İçine düştüğü yalıtılmışlık duygusu durumunu gerçekçi bir gözle değerlendirmesini engeller. Böylece erkeğe olan bağımlılığı artar.
Eşinden umudunu kesmez: Şiddete maruz kalan kadın içinden sürekli erkeğinin bir gün değişeceği ve hayal ettiği gibi biri olacağı umudunu taşır.
Duygulanım sorunluluğu yaşar: Şiddete maruz kalan kadının duyguları ani olarak değişir- ağlarken güler, gülerken öfke patlaması yaşar.
Öfkelidir: Şiddete maruz kalan kadın kızgınlığını genelde şiddet kaynağına değil diğerlarına -sık sık çocuklarına yöneltir. Şiddetin gerçekleştiği anlardan yıllar sonra bile kadının içindeki öfke canlılığını koruyabilir ve hafif bir kışkırtmayla öfneti diğerlara yönlendirir. Kadının intikam alma talebi öylesine güçlü bir hal alabilir ki, bu ihtiyaç bütün yaşamını yönetebilir.

Şiddete maruz kalan ve bizlere başvuran kadınlar en çok depresif sorunluluk (%52) ve anksiyete sorunluluğu (%22) tanısı alırlar.

Kadınlar maruz kaldıkları şiddeti örtbas eder ve şikayetçi olmazlar. Kadına uygulanan şiddete toplumsal ön yargılarla yaklaşan bakış açısı, şiddete maruz kalan kadını güvenliğini sağlamaktan çok eylemin varlığını ve sürekliliğini destekler niteliktedir. Cinsiyetçi rollerin şiddeti kabul edişi, toplumsal normların sürekliliğinin bir sonucu olarak kabul edilebilir. Bu kabullenişi “öğrenilmiş çaresizlik” ile açıklamak mümkün olabilir.

Öğrenilmiş Çaresizlik; 1960’ ların başlarında deneysel psikolog Dr. Martin Seligman’ın insanlardaki ‘ kaçma içgüdüsü’ hakkında bilgi edinmek için yürüttüğü hayvan deneyleri neticesinde oluşmuş bir terimdir. Bir deneyde kafesin sol tarafına elektrik kabloları döşendi. Kafese konan bir köpek sol tarafa her ayak basışında elektrik çarpmasına maruz kalıyordu. Köpek sağ tarafta kalmayı çabucak öğrendi. Sonra kafesin sağ tarafına aynı amaçla elektrik verildi, ve sol taraf elektrikten arındırıldı. Köpek hızlıca ahenk sağladı ve kafesin sol tarafında kalmayı öğrendi. Ardından kafesin tabanı bütünüyle elektrik kabloları döşendi, öyle ki köpek ne biçimde kalırsa kalsın kesinlikle elektriğe maruz kalıyordu. Köpek önce kafası karışmış gibi davranışlar gösterdi ve sonra panikledi. Sonunda ‘ vazgeçti’ ve uzanıp yattı, elektrik akımlarını kabullendi ve artık onlardan kaçmaya veya onları yenmeye çalışmadı. Ama deney bitmemişti. Sonra kafesin kapısı açıldı. Bilim adamları köpeğin koşarak dışarı fırlayacağını umdular, ancak o kaçmadı. Öylece elektrik akımlarına maruz kalarak yatmaya devam etti. Köpek artık çaresizliği öğrenmişti.
Deneye kadınlar açısından bakıldığında durumun farklı olmadığı görülür. Şiddete maruz kalan kadın şiddet ve sarsıntılara alışır. Kadın kendisine uygulanan her tür şiddete ahenk sağlar. Direnme gücü yok olur. Direnmenin bedeli vardır. Bu bedeli ödemektense, kadın sessiz kalmayı tercih ederek hayatını bir biçimde devam ettirir. Aslında bedeli kendisini feda ederek ödüyor olduğunu bilmeden…
Kadınları kendilerine zarar veren eşleri ile beraber kalacak biçimde etkileyen bu durum, şiddetin normalleştirilmesidir. Bilim adamlarının ‘ öğretilmiş çaresizlik ‘ dedikleri olay budur.

Kadına yönelik şiddet türleri ve evde görülme sıklığına istatistiksel olarak bakacak olursak:

Erkeğe yönelik şiddet genelde evin dışından gelirken, kadınlar daha fazla aile bireylerinin veya eşlerinin uyguladığı şiddete maruz kalırlar. Yani kadınlar çoğunlukla kendilerini istismar edenlere duygusal ve ekonomik olarak bağımlıdırlar.
Türkiye’de aile üyelerinin kadınlara uyguladığı şiddet, hakaret ve kadınları ekonomik ihtiyaçlarından yoksun bırakmaktan dayağa, cinsel şiddetten cinayete geniş bir yelpazededir. Türkiye’de kadına yönelik şiddetin en uç noktada yaşandığı boyut “namus cinayetleri”dir. Türk Ceza Kanunu’nda yapılan son değişikliklerle namus cinayetleri “nitelikli adam öldürme” kapsamına alındı ve müebbet hapis cezası uygulaması getirildi.

“Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün 2002 yılı rapor ederında belirtilen tahminlere göre dünya genelinde üç kadından biri yaşamlarının bir döneminde dövülmekte, cinsel ilişkiye zorlanmakta ve diğer yollarla taciz edilmektedir. Tacizi yapan kişi genelde kendi ailesinden biri veya tanıdığı bir kişidir.

Prof.Dr. Faruk Kocacık’ın 2004 yılındaki bir araştırmasında görüşülen 695 kadının % 54’ü ailelerinde şiddet gördüklerini, şiddet gördüğünü söyleyenlerin % 35,2’si en az 4 yıl ve daha çok zamandır şiddete maruz kaldıklarını söylemiştir. Şiddete uğrayan kadınların gördükleri şiddet türüne göre; kadınların % 42,3’ünün dayak % 40,1’inin tehdit ve küfür, % 12,6’sının yaralama, % 3,2’sinin cinsel taciz ve tecavüz, % 1,4’ünün eve kapatma ve % 0,4’ünün öldürülme tehdidi ile karşı karşıya kaldıkları anlaşılmıştır. Bu grubun % 40,4 ‘ünün evlerinde, çocuklara karşı da şiddet uygulandığı saptanmıştır.

Pınar İlkkaracan’ın 2000 yılında Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundaki çeşitli şehirlerde yaptığı bir araştırma kadınların % 45,7’sine kocalarının seçiminde danışılmadığını ve % 50,8’inin rızaları olmadan evlendirildiğini ortaya koymaktadır.

Ayşe Gül Altınay ve Yeşim Arat’ın toplam da 18 ay süren ve 2006-2007 yılında yaptıkları Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet araştırmasının oldukça etkileyici sonuçları vardır.

Araştırmanın niceliksel ayağında ise toplam 1800 evli kadınla 56 ile dağılmış yerleşim

yerinde (il, ilçe ve köy) yürüttüğümüz alan araştırmasında, kadınların eşlerinden yaşadıkları şiddet ile ilgili deneyimlerini ve görüşlerini belirleme etmeyi hedefledik. Bu araştırmanın en önemli bulgularından biri her üç kadından birinin fiziksel şiddet gördüğü, bir diğeri de her on kadından dokuzunun dayağı haklı görmediği olmuştur.

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının var olan potansiyellerini gerçekleştirmelerinin önündeki en önemli engellerden birisi olmaya devam etmektedir. Özellikle kız çocukları ve kadınlar, çekirdek aile içinde, geniş aile bağlamında, sokakta, okulda ve iş yaşamında fiziksel, ekonomik, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalmakta; yaşanan şiddetin kız çocuklarının okuyamamasından kadınların toplumsal hayata etkin katılamamalarına, kadınların çocuklarına uyguladıkları şiddetin artmasından istenmeyen evliliklere, sakatlıklardan ölümlere kadar çok kapsamlı sonuçları olmaktadır. Namus adına işlenen cinayetler bu şiddet türünün

en ölümcül ve görünür şekillerinden biridir. Ancak daha az görünür şekilleriyle de kadına yönelik şiddet, Türkiye’de yaşayan milyonlarca kadının bedensel ve ruhsal tümlüğünü tehdit etmektedir. Aile içi şiddet, bilhassa koca şiddeti, kadınların yaşamlarının “belirleyici bir boyutunu” oluşturmaktadır (Bora ve Üstün 2005, 18).

Evlilik: Kocalarından boşanmış ya da ayrılmış kadınlarda fiziksel şiddet tecrübesinin % 78 gibi çok yüksek bir orana ulaştığını görüyoruz.

Evlilik ve dayak ilişkisine dair ikinci bir etkileyici bulgu, hangi şartlarda tanışıp evlenildiğinin yaşanan fiziksel şiddeti belirleyen etkenlerden birisi olması: Kendileri tanışıp anlaşarak ailelerin onayıyla evlenenlerin % 28’i, görücü usulüyle evlenenlerin % 37’si en az bir kez fiziksel şiddete maruz kalmaktayken, bu oran kendileri tanışıp anlaşarak yalnız ailelerin onayını almadan evlenenlerde % 49’a çıkmaktadır.

Cinsel şiddete uğradığını söyleyenlerin % 67’si bunun yanı sıra fiziksel şiddete de maruz kaldıklarını ifade etmektedirler. Şiddet türleri arasında geçişlilik olması, cinsel şiddetin genel tahakküm ilişkisinin bir şekli olarak yaşandığını göstermiştir.

Şiddet yaşamak ve yaşatmak ile çocukken şiddete maruz kalmak ya da tanık olmak arasında hafife alınmayacak bir ilişki görülmektedir. Çocukken ya da gençken babalarından dayak yemiş olanların, eşlerinden dayak yeme oranı % 48 iken, babalarından dayak yememiş olanların eşlerinden dayak yeme oranı % 28’dir. Anneden dayak söz konusu olduğunda bu oranlar sırayla % 41 ve % 29’dur.

Bir kadının eşinden dayak yeme riskini en çok artıran faktörün kendi annesinin babasından dayak yemesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu kadınlar, dayak yemeyenlere oranla iki misli daha çok risk altındalar. Kısacası çocukken tanık olunan şiddet, erkeklerin şiddet uygulama ihtimalini, kadınların da şiddete maruz kalma ihtimalini iki kat artırıyor görünmektedir.

Altınay ve Arat’ın raporun şu şekilde kısacasımek mümkün:

Şiddet tecrübesi:

• Her üç kadından biri eşinden dayak yediğini söylemektedir.

• Eşinden dayak yiyen kadınların yarısı bu durumdan daha önce kimseye bahsetmediklerini ifade etmektedirler.

• Yükseköğrenim görmüş altı erkekten biri eşine fiziksel şiddet uygulamaktadır.

• Kadınların aileye kocalarından daha fazla gelir getirmesi, dayak riskini en az iki misli artırmakta, bu durumda olan her üç kadından ikisi fiziksel şiddete maruz kalmaktadır.

• Çocukken tanık olunan ya da maruz kalınan şiddetin, erkeklerin şiddet uygulama ihtimalini, kadınların da şiddete maruz kalma ihtimalini iki kat artırdığı gözlenmektedir.

• Kendileri tanışıp anlaşarak ailelerin onayıyla evlenenlerin % 28’i, görücü usulüyle evlenenlerin % 37’si en az bir kez fiziksel şiddete maruz kalmaktayken, bu oran kendileri tanışıp anlaşarak yalnız ailelerin onayını almadan evlenenlerde % 49’a çıkmaktadır.

• Öğrenim düzeyi arttıkça fiziksel şiddet gördüğünü söyleyen kadınların sayısı azalmaktadır. Okuma yazma bilmeyen kadınlar arasında en az bir kez dayak yediğini söyleyenlerin oranı

% 43 iken, yüksek öğrenim görmüş kadınlar arasında bu oran % 12’dir. Ancak bu rakamları yorumlarken yüksek öğrenim görenlerin yaşadıkları şiddeti paylaşmak konusu ile ilgili daha ketum davranıyor olabilecekleri dikkate alınmalıdır.

• Alışverişe çıkmaktan aileleriyle görüşmeye kadar kadınların attıkları her adım kocanın iznine tabi görünmektedir: Her 10 kadından sadece biri diğer bir şehre/köye eşlinden izin almadan gidebilmekte, üçü eşinden izin alma ihtiyacı duymadan ailesini ziyaret edebilmekte ya da alışverişe/çarşıya gidebilmekte, dördü eşinin iznine tabi olmadan komşu/arkadaş ziyareti yapabilmektedir.

• Türkiye’deki kadınların yarıya yakını Medeni Kanun’da tekrar düzenlenen mal rejiminden habersizdir. Görüşülen kadınların % 43’ü 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’dan da haberdar değillerdir.

• Devletin sorumlulukları bağlamında en acil ihtiyaç şiddet mağduru kadınların korunmasıdır. Bu hususta devlet kurumları çok yetersiz kalmaktadırlar.

Şiddet görmüş kadınlar depresyon tedavisinin yanı sıra Travma Sonrası Stres Bozukluğu tedavisi de görmelidir. TSSB yaşayan kişinin tedavisinde farmakoterapi ve davranışçı-bilişsel psikoterapi beraber uygulanmalıdır. Terapide şiddete maruz kalmış kişi, travmatik olay ile ilgili yasadığı hisleri ifade etmede ve anlatma da cesaretlendirilerek gelecek ile ilgili planlar yapması kuvvetle desteklenmelidir. Bireysel terapi ile beraber grup ve aile terapilerinin önemi büyüktür. Kişide organik bir engel yoksa, işine dönmesi terapi açısından önemlidir. Kronikleşme eğilimi gösteren dirençli hastalarda uzun süre psikoterapi gerekli olabilir.

Kadına yönelik şiddetin çözümü çok geniş bir yelpazede mümkün. Toplumun her kesiminde çok derin bir bilinçlenmeye ihtiyaç var. Elbette devlet üstüne düşeni yapmalı, gerekli kanun ve düzenlemeler ile gerekli yaptırımları oluşturmalı. Ancak toplum bu hususta eğitilmediği, çocuklar ufakken kesilen kurbanların kafaları ile top oynamamayı, bilgisayar oyunlarında öldürülenlerin bonus olmadığını, güçlünün güçsüze söz geçirmek zorunda olmadığını, otoritenin şiddet demek olmadığını, iletişimin itişip kakışmaktan ibaret olmadığını öğrenmediğimiz müddetçe şiddetin önüne geçmek mümkün olmaz. Kadın bağımsızlaşmadıkça, erkek kadın ile eşit olduğunu, en önemlisi de kadın erkekle eşit olduğunu kavramadıkça, şiddete çözüm bulmak mümkün olmayacak.

Dr.phil. R. Meltem Kavcar Sırmalı
Kaynak : www.kimpsikoloji.com

Load More Related Articles
Load More By admin
Load More In Kadın Psikolojisi


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Required fields are marked *

Check Also

Eşinize olan sevginizi mutlaka hissettirin!

Eşinize olan sevginizi mutlaka hissettirin! Yoksa siz de “Eşimi çok seviyorum; ama bu sevg…